27 Nisan 2016 Çarşamba

"Çok Geç Diye Bir Zaman Yoktur."- Rose Anlatıyor..


Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki,yumuşak bir el omuzuma dokundu... Döndüm... Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu... "Ben Rose" dedi.. "Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.." Güldüm... "Tabii" dedim... "Hadi sarıl bana..." Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı:
"Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım..."
Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık... Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum.
Sömestr boyunca Rose kampüsün ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu...
Sömestr sonunda, Futbol Balosuna davet ettik Rose'u... Konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok...
Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi...
"Ne kadar beceriksizim, değil mi?... Özür dilerim... Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu görüyorsunuz... Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil... Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?..."
Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:
"Yaşlandığımız için eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz... Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır... Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak... Bir rüyanız olmalı mutlak... Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok...
Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır... Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz... Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.
Asla pişman olmayın... Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü... Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır... Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır..."
Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi...
Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu...
Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:
"Çok Geç Diye Bir Zaman Yoktur."
her zaman bir rüyanız ve onu gerçekleştirebilecek ruhunuzun olması dileği ile.
Anooshirvan Miandji

Bir Hindu Öğretisi


Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak
bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur ? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

*Not:Belki de Hint filmlerine olan tutkulu hayranlığımdan olsa gerek sizinle Jodhaa&Akbar filmini paylaşmak istedim.Tarihi filmlere ilgi duyanlar için özellikle izlenmesi gereken bu film tarihten aşkıyla meşhur olarak bildiğimiz Babür Şah'ının inanılmaz aşk hikayesinin konu edildiği 16. yüzyılda geçen büyüleyici bir aşk masalı…Babür Şahı Celaleddin Muhammed Akbar ve Hindu Rajput prensesi Jodhaa'nın iki devletin ittifakına yönelik yapılan evlilikleriyle, onların kusursuz ve büyüleyici aşkına tanıklık ederken aşka dair bildiklerinizi de unutacaksınız… wink ifade simgesi 
İzlemenizi ve sinemaya kazandırılmış böylesi muhteşem bir eseri kaçırmamanızı dilerim..Sevgiler..
Oyuncular:Hrithik Roshan ve Aiswarya Rai
Link: http://www.hintfilmiizle.com/jodhaa-akbar-2008-izle.html

VE TANRI KADINI YARATTI...


Altıncı gün dolmak üzereydi
Ve Tanrı hala kadını yaratıyordu.
Bir melek çıkageldi.
Tanrı’ya;
- Ötekini, erkeği çok daha çabuk yaratmıştın, buna niye bunca zaman ayırıyorsun?
diye sordu.
Tanrı yanıt verdi:
- Çünkü buna çok değerli, çok farklı özellikler katıyorum.
dedi.
- Örneğin yüzlerce parçadan oluşturuyorum.
Ama yine bir bütün olmasını sağlıyorum.
Bu yarattığım bir çok çocuğa aynı anda sarılabilmeli,
Dünyanın her yerindeki çocukları kucaklayabilmeli.
Düşen bir çocuğun kanayan dizini de,
Yaralı bir yüreği de iyileştirebilmeli…
Melek sordu:
- Kaç eli, kaç kolu olacak?
- Sadece iki.
- İki el, iki kolla mı yapacak bu dediklerini…
- Hepsi bu değil…
Kendi yaralarını da kendi sarabilecek.
Ayrıca günde 18 saat çalışabilir durumda olacak…
Melek yaklaşıp kadına dokundu…
- Onu çok yumuşak yapmışsın.
- Yumuşak ama aynı zamanda çok güçlü.
Gücünü ve kaldırabileceklerini hayal bile edemezsin…
- Düşünmeyi de bilecek mi?
- Yalnızca düşünmeyi değil.
hem sağduyusunu kullanmayı,
Aklıyla ve yüreğiyle muhakeme etmeyi,
Hem de mücadele etmeyi,
Düşüncelerini savunmayı,
Sorun çözmeyi de biliyor…
Bunların yanı sıra, uzlaşmayı da biliyor…
Melek, kadının yanağına dokundu.
Eli ıslanınca bu nedir diye sordu.
Tanrı yanıtladı:
- Buna gözyaşı denir.
- Neye yarar?
- Kendini ifade etmeye yarar.
Acıyı, kuşkuyu, aşkı, yalnızlığı, onuru,
Ama aynı zamanda sevinci ifade etmesine yarar…
-Kadının kendini ifade biçimleri sonsuzdur:
o, sevinci, mutluluğu ve aşkı yakalayıp ,
Sımsıkı sarılmayı bilir…
Haykırmak istediği vakit susabilir;
Sustuğunda çığlığını duyurabilir;
Öfkelendiği vakit gülümseyebilir,
Ağlamak isteyince şarkı söyleyebilir,
Mutlu olunca ağlayabilir,
Korktuğu vakit gülebilir…
O inandığı doğrular için sonuna dek mücadele eder;
Haksızlığa karşı savaşır,
Çözüm yolunu biliyorsa,
‘Hayır’ yanıtını asla kabullenmez.
- Amma çok marifeti varmış!
- Arkadaşı doktora yalnız gitmesin diye ona refakat edendir.
Korkan birini gördüğünde,
‘Tut elimi korkma’ deyip,
Elini uzatandır…
Her düğün her doğum haberine mutlu olandır.
Tanıdığı ya da tanımadığı amma kendine yakın bildiği her ölüm haberine kalbi kırılandır.
Ama yine de yaşamı sürdürme gücünü kendinde bulandır…
Çocukları daha çok yesin diye ‘ben zaten toktum’ diyendir…
-Bir öpüş, bir sarılış, bir kucak açışla kırık,
Ya da yaralı bir yüreğin onarılacağını bilendir…
- Peki, bunun hiç mi eksiği ya da yanlışı yok?
- Hiç olmaz olur mu?
Var bir hatası:
"Ne kadar değerli olduğunu unutur...

17 Aralık 2015 Perşembe

HİTİT DUASI


Tanrım beni yavaşlat!
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver!
Sinirlerimdeki ve kaslarımdaki gerginliği,
derin belleğimde yaşayan akarsuların nağmeleriyle yıka, götür!
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için
yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir yazıdan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret!
Her gün bana kaplumbağa ile tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın kazanmadığını,
yaşamda hızını arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim…
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Tanrım,
ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru uzatmama yardım et.
Yardım et ki,
kaderimin yıldızına doğru
daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.
Ve, hepsinden önemlisi…
Tanrım,
Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret,
değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır,
ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl,
beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak dostlar ver!

12 Kasım 2015 Perşembe

SCHOPENHAUER’DEN ALINTILAR


İyimserlik dinlerde olduğu gibi felsefede de gerçeklerin yerini almış temel bir yanılgıdır.
Sayfaların arasında gözyaşları, ağlama, dişlerin birbirine çarpması ve karşılıklı katletmenin korkunç gümbürtüsü olmayan felsefe, felsefe değildir.
Felsefe yüksek bir dağ yoludur… ıssız bir yoldur ve yukarı çıktıkça daha da ıssızlaşır. Bu yolu her kim izlerse hiç korkmamalı, her şeyi geride bırakmalı ve kış karında güvenle ilerlemelidir… Kısa süre içinde altındaki dünyayı görür; kumsalları ve bataklıkları gözünün önünden kaybolur, düzgün olmayan noktaları düzelir, yırtıcı sesleri artık kulağına ulaşmaz. Ve yuvarlaklığını da görür. Kendisi her zaman saf ve serin dağ havasındadır ve güneşi görür, oysa aşağıdaki herkes gecenin karanlığıyla kuşatılmıştır.
Avrupa’nın bilgili adamlarına ve filozoflarına: Sizin için Fichte gibi çenesi düşük birisi bütün zamanların en büyük düşünürü Kant’ın eşitidir ve Hegel gibi işe yaramaz, arsız bir şarlatan derin düşünür olarak değerlendirilir. Bu yüzden sizin için yazmıyorum.
Kant’ın öğretisini ve Kant’tan beri Platon’u anlayayıp kavrasalardı, birinin terimlerini etrafta savuracaklarına ve diğerinin biçemini taklit edeceklerine bu iki büyük ustanın öğretileri üzerinde vefali ve ciddi bir bicimde düşünselerdi; bu iki bilgenin nasıl birbirini tuttuğunu ve iki öğretinin salt anlamı ve amaçladıkları nokta aynı olduğunu anlamaları gecikmezdi.
En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız oldugunu da söyleyebiliz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez.
İnsan varoluşu bir tür hata olmalı. İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: “Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek.
Anlaşılan, insanın felsefeye ciddi biçimde yaklaşabileceği olasılığını şimdiye kadar kimse aklından geçirmemiş, özellikle de felsefe hocaları; tıpkı Hıristiyanlığa Papa’dan daha az inanan kimse olmadığı gibi.
Evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır.
En büyük zevkimiz takdir edilmektir; ama her nedense, bizi takdir edenler takdirlerini ifade etmek konusunda pek de istekli davranmazlar. Demek ki en mutlu insan, hangi yolla olursa olsun, kendini içtenlikle takdir etmeyi başarabilen insandır. 
Olağanüstü bir beyne sahip insanlar, küçük beyinlilerin o her şeyi silip süpüren iradelerine göre hareket etselerdi, amaçlarına ulaşıp, uzun zaman varlığını sürdürecek yapıtlar ortaya koyabilirler miydi ?  

HAKKINDA SÖYLENENLER

*Onun ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım. – Friedrich Nietzsche
*Benim diğerlerinden daha çok beğendiğim bir alman yazar var: Schopenhauer. Alman dilini sadece Schopenhauer’i orijinal dilinde okuyabilmek için iyice öğrendim. – Jorge Luis Borges
*Bunun ilk adımını psikoanaliz atmadı. Başı çekenler filozoflardı, hepsinden önce de büyük düşünür Schopenhauer, ki onun bilinçsiz irades psikoanalizin ruhsal güdülerine karşılık geliyor. O düşünür, insanları cinsel faliyetlerinin anlamını hafife aldıkları konusunda uyardı. – Sigmund Freud 
*Büyük buluş Schopenhauer’in idi. Onun dünya hakkındaki karanlık tablosunu tamamen tasvip ediyorum. – Carl Gustav Jung 
*Çoğu zaman ondan öğrendik, ama sıkça da bunları ondan öğrendiğimizi unuttuk. –Rüdiger Safranski 
*Dürüstlüğün en büyük örneği ve gerçeğe her şeyden öte tapan bir adam. – Karl Popper
*Genç Schopenhauer’i tuhaf ve ilginç bir delikanlı olarak tanıdım. Keskin zekalı ve inat; onu çok akıllı buluyorum. – Johann Wolfgang von Goethe 
*Nietzsche arka plana geriledikçe, Schopenhauer’e doğru çekildiğimi hissediyordum. –Hermann Hesse 
*Niye Schopenhauer okumadığın anlaşılabilir değil. O kadar bol miktarda akıllıca ve dahice ifade edilmiş düşünce yaratmış ki, onu her zaman okumalısın. – Kurt Tucholsky
*Onu, aydın bir kötümser olarak görürdüm. Ama şimdi biliyorum ki, o insanoğlunun mutlak hakikatına ulaştı ve öğretisinin ebedi etkisini onunla birlikte başladı. – Wolfgang Hildesheimer
*Onu okumak bana ifade edilemez bir biçimde zevk verdi. Dedikleri tamamıyla doğru. –Søren Kierkegaard
*Schopenhauer bir üslup dahisi. Sadece dili için bile kesinlikle okunmalı. Franz Kafka
*Schopenhauer felsefesi her bağlamda üstün bir manevi ve ahlaki kültürün temeli yapılmalıdır. – Richard Wagner
*Schopenhauer ile birlikte ben de özgür iradenin varlığına inanmıyorum. – Albert Einstein
*Schopenhauer’e olan sonsuz hayranlığım – daha önce hiç tatmamış olduğum bir dizi manevi zevk. Eminin ki en büyük dahi: Schopenhauer. – Lev Tolstoy
*Yardımseverliği kimse etik ve sosyal açıdan daha derin temellendirmedi. – Karl Marx 

19 Haziran 2013 Çarşamba

Hamuş !

Hamuş!.. 

Dedi Mevlana kendisine Hamuş!... Yani Suskun!... 
Sustuğu yerde açıldı kapılar, önüne serildi ışıltılı kelimeler, kalbi duygular… 


Hamuş!.. dedi sustu Mevlana… Sustu ve kapandı karanlıklara… 


Karanlıklara Şems doğdu sonra… Baktı…... Gördü… Adına Aşk dedi… 
Candan özge candan öte olana… Yaprakta tohumu, damlada okyanusu gördü sonra…Hamuş!..

Demiştim ben de kendime. 
Sözün bittiği yerde, noktanın konduğu yerde susmuştum bütün kelimelerimi. Anlatmak yormuştu nazenin bedenimi… Anlaşılamamak ise en çok yüreğimi. Sustuğu yerde anlaşılmaktı belli ki bütün derdi… 

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Seni anlatmayan bütün kelimeleri susmuştum. Senle başlamayan bütün cümleleri bir bir bozmuştum.

 
Şems ol da gel karanlıklarıma doğ diye ummuştum… Umutmuşsun!.. Unutmuşum!...Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Suskunluğum verilene rıza göstermekti… 


“İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta” diye başlayan o tekerlemeye eşlik etmekti. iyi ve güzeli sana kötü ve çirkini kendisine seçmişti… 
Suskunluğun bedeli sadece bu seçimdi… 


Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Dün’ü dünde bırakmak adına… 
"Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”dı. Aşk! Demiştim sonra Aşk!... 
Aranan bulunmuştu… Beklenen gelmişti… Aşk vardı ve ötesi çoktan unutulmuştu!...Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Sana da Şems diyecektim belki… 
Kör kuyulara atılmasaydın bütün karanlığına rağmen görecektin güneşi… 
Kapattın gözlerini, kestin attın son yanında yeşeren düşlerini… 
Şems olmak kolay mıydı canı canana teslim etmeden? 
Kendinden geçmeden aydınlanır mıydı kör karanlıklar, açılır mıydı kilit vurulmuş kapılar… 


Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Sonra “ne olursan ol yine gel” demiştim… Önce kendine sonra kendindekine. Kendini bilmekti marifet… 
Kendini bulmaktı meziyet… 
Dev aynasında değil, boy aynasında seyretmekti asıl kendini keyfiyet… 

Sonra “Bişrev!” dedi Mevlana… “Dinle!..” 
Sonra “Bişrev!” demiştim ben de!... 
Dinle!... Hamuş ol dinle!.. Kendin ol dinle!... 
Tövbe et dinle!... Affet dinle!...Ama dinle!... İlle de dinle!... 
Sath-ı müdafaada meşruiyet aramak senin neyine!... 
Dinle!.. Hataya bedel, günaha kefaret biçmek senin neyine!... 
Dinle!..Yenilen hakkı hukuku arşına endazeye, kiloya, grama, grata vurmak senin neyine!... 
Dinle!.. Cüceler dev, ayaklar baş olmuşsa cüceyle boy, devle güç yarışına girmek senin neyine!... 
Dinle!.. Akıllar uçmuş, fikirler gitmiş, duygular yerle yeksan olmuşsa, namus, edep haya, en çok da namustan, edepten, hayadan, akıldan fikirden yoksunların eline düşmüşse konuşmak senin neyine! 

Sus ve dinle!..

 
Hamuş ve bişrev!.. 
Yangın yerine bak!.. Ateşten, külden, kordan ne var elinde!..

 
Pervane değilsen yaklaşma sakın ateşe!… 


Can’ı Canan’a teslime hazır değilsen “ben Aşk’ım” deme kimseye…

 
Aşk gelmesin seninle dile… İncinmesin ne Mecnun ne Leyla ne gül ne de diken seninle!.. Ayağıma diken batacak diyorsan düşme çöle… 


Ah u zar ederim diyorsan çekme gözüne sürme!.. Talipsen kara bahta kör talihe…Dinle! 


“Gel, gel ne olursan ol yine gel!...” diyorsan, 
“Hamuş!...” ol sen de… 


Sonra da “Bişrev!...” de en sevilene!... 


Ve semaya dursun yürekler Aşk’ın önünde…


9 Mart 2013 Cumartesi

Sevginin ve İnancın Gücünü Görmek İstermisiniz?


Herkesin mutlaka izlemesi gereken harika bir hayat mücadelesi… Umarım bu yazılanları okuyup videoyu da izledikten sonra birşeylerin değerini anlarsınız…
ÖNCE METNİ OKUYUN, ardından videoyu seyredin…
Oğlu babasına sorar :
« Babacığım benimle maraton koşmaya var mısın ? »
Kalp sorunları olmasına karşın 
baba, yine de
« Evet, varım »
diye yanıtlar.
Ve bir maratonu birlikte tamamladılar.
Baba oğul başka bir çok maratonu daha birlikte koştular.
Baba her seferinde oğlunun yeni bir yarış talebini kabul ediyordu.
Oğlu bir gün babasına;
« Baba, birlikte bir Ironman’e (Triathlon)
koşmaya var mısın benimle ? »
deyince baba bu kez de evet der ve kabul eder.
(Bilmeyenlere anımsatalım ki Ironman dünyanın en zor triathlon yarışıdır ve üç dayanıklılık sınavından oluşur :
Denizde 3, 86 km’lik yüzme, 180,2 km’lik bisiklet ve nihayet 42,195 km’lik bildiğimiz maraton.)
Baba oğul bu zor yarışı biirlikte tamamladılar. Nasıl mı ?
Şimdi, gerçekleri görmek için bu sayfadaki kısa videoyu izleyin: