30 Temmuz 2016 Cumartesi

Bir küçük hayal tiryakisi, Yasemin Çiçekleri


Hep bir ağızdan, “Aşk,” diye haykırır insanoğlu. Fakat Puccini yanıt vermez. Oyun susar bir anda, müzik durur ve kısa bir sessizlik olur. Nice sonra nereden geldiği belli olmayan incecik, yaralı bir ses duyulur…
Çağlar öncesinden kalma bir hikâye biliyorum.
Bu hikâyeye göre çok, çok eskiden Hint bir prenses, Güneş Tanrısı Surya-Deva’ya umutsuzca âşık olmuş. Köpüren bir deniz misali gün geçtikçe kabarıp dalgalanıyormuş sevdası. Sonra bir gün, bir kuş telaşında dillendirivermiş aşkını. Yaban bir tebessümle bakmış prensesin yüzüne ulu Güneş Tanrısı Surya-Deva. “Olmaz,” demiş. “Ben bal, sen sirke… Ne yapsak gene de denk olamayız birbirimize.”
Aşkından deli divane, harap olan prenses oracıkta kıyıvermiş canına. Narin bedeni yakılarak, külleri yeryüzünün bambaşka diyarlarına doğru savrulmuş. Küllerinin dokunduğu her toprak parçasından bir tutam yasemin çiçeği  filizlenmiş. Prensesin küllerinden döllenen tüm yasemin çiçekleri, gündüz açmayı reddederek sadece gece boyunca, ta ki şafak sökene dek koku verir, sonra da hüzünle sönerlermiş. Ne ki, bir zaman sonra Hintler bu çiçeğe “İlahi Umut” adını vermişler. Aşk kadar azametli ve umut kadar lahuti[1] olduğu için…
Seneler evvel, aklımda bu hikâye, ünlü İtalyan besteci Puccini’nin operası Turandot’u izlerken, “Yasemin Çiçekleri” (Mo Li Hua) adlı Çin halk şarkısına denk gelmiştim. “Yasemin, unutulmaz aşkların gerçeğidir,” der Puccini bu operada ve hemen sonra da insanoğluna üç küçük bilmece yöneltir:
Sadece geceleri ortaya çıkan,Bin bir renkte kanatlarıyla kutsal bir hayalet sanki.İnsanların üzerinden süzülerek göğe yükselir,Dünya var olduğundan beri herkes onu arar, ona sığınır.Her gece yeniden doğan ve her şafakta yok olan bu şey nedir?
“Umut,” diye hep bir ağızdan haykırır insanoğlu. “Evet,” der Puccini.”Bildiniz.” Bilmecenin cevabı, umuttur.
Ateş gibi yanıp tutuşan ama ateş olmayan,Bazen bir çılgınlık hali, bazen bir kor, bazen güç, bazen de tutkudan doğan,Öldüğünde ya da kalbini kaybettiğinde giderek soğuyan,Ama fetih arzusuyla yeniden alevlenen,O sesine sarsılarak kulak verdiğin,Güneşin batışı kadar kızıl olan şey nedir?
 “Kan,” diye hep bir ağızdan haykırır insanoğlu. “Evet,” der Puccini. “Bildiniz.” Bilmecenin cevabı, kandır.
Buzdan ateş olan,Ateşten yine buza dönüşen,Bembeyaz ama kapkara,Seni özgür bıraktığında tutsağı olduğun,Tutsağı olarak kabul ettiğinde seni kral yapan o şey nedir peki?
Bu defa hep bir ağızdan, “Aşk,” diye haykırır insanoğlu. Fakat Puccini yanıt vermez. Oyun susar bir anda, müzik durur ve kısa bir sessizlik olur. Nice sonra nereden geldiği belli olmayan incecik, yaralı bir ses duyulur. “Yasemin,” diye fısıldar bu gizli sesin sahibi. “Umut, Kan ve Aşk… Yasemin, sevda acısı çekenlerin teselli çiçeği, yapraklarında yalnızlık büyüten bir hayal tiryakisi…”
Yazık ki yeryüzündeki hiçbir yasemin çiçeği, özünde sadece bir hayalden ibaret olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemez. Tıpkı aşk gibi, bütün o uçsuz umarsız sevdalılar gibi… Ve “Yasemin,” diye öğütler arif bir ozan, “Bırakın da Hayal Çiçek olduğunu büyüyünce öğrensin.”[2]
Aşk ve Yasemin;
Umut bitiği düşlerimizin tek ve en gerçek azizeleri…
Bırakalım da bir hayalden ibaret olduklarını hiçbir zaman öğrenmesinler.
Öyle ya, her birimiz bir tutam Hayal Çiçeği olsun büyütmüyor muyuz içimizde? Biri burada, biri şurada, biri bende, biri sizde, her yanda bir sürü Hayal Çiçek…

[1] İlahi.
[2] Onat Kutlar’ın Yeter ki Kararmasın… adlı kitabından.
ECE İREM DİNÇ

25 Haziran 2016 Cumartesi

Nietzsche, Rilke ve Freud’un kalbini çalan narsist güzel: Lou Salome


“Kesinlikle kendi hayatımı yaşayabilirim. Ve ne olursa olsun bunu yapacağım. Böyle davranarak hiçbir ilkeyi temsil etmiyorum; ama çok daha güzel, benim içimde olan bir şeyi, tamamen yaşamın sıcaklığı olan, neşe dolu ve kaçıp gitmeye çalışan bir şeyi temsil ediyorum.”
Bu sözler Lou Andreas Salome‘ye ait…
Ardından hakkında farklı dillerde sayısız araştırma yapılmasının, güncesinin, mektuplarının ve eserlerinin didik didik incelenmesinin nedeni, yaşadığı dönemin bir güzellik abidesi olması değil, döneminin ilerisinde bir özgürlük anlayışına sahip olan bu kadın olması ya da bir yazar olarak Alman dilinde vermiş olduğu sayısız eserler de değil.
Lou; erkek egemen bir çağda özgürlük tutkusunu bir kamçı gibi kullanabilme yetisi ve “hastalıklı” iffet duygusu ile dönemin önde gelen düşünürlerini ve sanatçılarını baştan çıkaran bir Tanrıça’ydı.
12 Şubat 1861 yılında St. Petersburg’da doğan Lou Andreas Salome; yasa, kural, gelenek ve göreneklerle hiçbir işi olmayan başına buyruk bir insan olarak büyüdü. Zürih’te teoloji, felsefe ve sanat tarihi okudu. Yıllar içinde “Tanrı’nın var olmamasının imkânsız olduğu kadar, benim de böyle bir dogmaya inanmam imkânsız.” diyerek damgasını vuran cesur bir genç kıza dönüştü.
21 yaşında yaşadığı bir sağlık sorunu nedeniyle annesi ile beraber Roma’ya gitmek zorunda kalınca annesinin çok yakın arkadaşı olan dönemin ateşli devrimcilerinden Malwida von Meysenbug’un evinde kalmaya başladılar. Malwida, Paul Ree’nin ve Nietzsche’nin arkadaşı idi ve 1882 yılında Lou, Nietzsche ile arkadaşlık yapmaya başladı. Özellikle din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. O dönemde 37 yaşında olan tarihin en karamsar filozofu, insanoğlunun büyük acılara sürükleyen zevklerden uzak durması gerektiğini savunan öğretilerden kurtulmaya çalışıyor, geç de olsa hayatında ilk defa mutluluğu arıyordu. Belki de Nietzsche’nin kadın düşmanı olmasına neden olan en önemli etkenlerden birisi de buydu…
Nietzsche Ağladığında isimli kitapta şöyle bahseder:
“Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”
Lou için, evlilik sevginin katilidir, arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır. Bu düşünce ile kendisine Paul Ree ve Nietzsche tarafından yöneltilen evlilik tekliflerini ret eden Lou, Frederich Andreas’ın intihar tehdidinden etkilenip onunla evlense bile 34 yaşına kadar cinsel ilişkiye girmedi ve bekaretini muhafaza etti inatla.
Ancak geç yaptığı evliliği esnasında bile kocası bilgisi dahilinde flörtlerine devam etti. Bu flörtlerinin arasında Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud’da vardı.
20’li yaşlarının başındaki Rainer Maria Rilke ile 30’lu yaşların sonunda ki Lou ilişkisini yaşar ve özgüveni ile şair Rilke’yi büyüler. Tek gerçekliğim dediği Rilke’yi ve onun ”büyük bir sessizlik ve doğallıkla gelen” aşkını kabul eder Lou. Rilke ise kendine bir anne, sığınılacak bir yuva, yol gösterici bulmuştur. Onun özgüveni, büyülemiştir Rilke’yi. Rilke daha erkeksi ve daha güçlü görünmek için Lou’nun önerisini kabul ederek Rene olan adını Rainer olarak değiştirir. Lou’nun karşısında bir pervane gibidir. Ona olan aşkını en iyi şu satırlar: özetler.
“(…) senin sınırlarına tozlu basit halde gelen güneş ışını, ruhunun parlak dalgasında bin kat berrak ve parlak oluyor. benim berrak kaynağım, dünyayı senden görmek istiyorum, çünkü o zaman yalnızca seni, seni, seni görüyorum.”
50 yaşında psikanalize ilgi duymaya başlayan Lou, Freud’a, tanışmak istediğine dair mektuplar yazar. Doğallığı ve birikimiyle büyülediği Freud ile çalışmaya başladığında, özellikle narsisizm konusunda, ustasına bile karşı koyduğu cesur betimlemeleriyle hayranlık uyandırır. İkilinin 25 yıl boyunca süren mesleki konularda mektuplaşmaları, Lou’nun mesleki gelişimine büyük katkı sağlarken; Freud, Lou’nun ölümünden sonra, “Ona duyduğum aşkı ve hayranlığı söylemiş olmayı isterdim” itirafında bulunmuştur.
Lou Salomé, kendini “ben” olarak tanımlayabilen, hayatın karşısında tüm “ben”cillikleriyle durabilen, yaşamı “kendi ideal durumlarına” göre yaşayabilen ender insanlardan biridir. Onun etrafındaki entelektüel çevre üzerindeki çarpıcı etkisi, onun hayatın karşısında “kendi ideal durumuna” göre yaşama cesaretini göstermesinden kaynaklanıyordu.
76 yaşında öldüğünde, ardından Sigmund Freud tarafından şu şekilde anılacaktı:
”Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi.”
Yazar: Sibel Çağlar

22 Haziran 2016 Çarşamba

Kızılderilinin Beyaz Adama Mektubu


Bu mektup Kızılderili Reisi Seattle tarafından “Washington’daki Büyük Başkan” a yani 1853-1857 yılları arasındaki Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’ye ithafen yazılmıştır:
“Washington’daki Büyük Başkan bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir mektup yollamış, dostluktan söz etmiş büyük başkan… Ama biz, sizin dostluğumuza ihtiyaç duymadığınızı biliriz.
Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz ya da satabilirsiniz? Ya toprakların sıcaklığını?
Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer Büyük Başkan, hiç sönmezler. Bu yüzden söyleyeceklerime güveniniz.
Havanın taze kokusuna, suyun pırıltısına sahip olmayan biri onu nasıl satabilir? Kutsaldır bu topraklar benim için ve ulusum için…
Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanların koynundaki sis, şakıyan böcekler…
Ve bilin ki:
Kızılderilili adamın anıları ağaçların özsuyunda saklıdır. Toprak bizim anamızdır. Bilesiniz ki; derelerin ve ırmakların içinden geçen sular, sadece su değildir, atalarımızın kanıdır o.
Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam, toprağı çocuklarından çalar. Açlığın dünyayı saracak beyaz adam ve ardında koskoca bir çöl bırakacaksın. Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür ve kaçar. Demir at (lokomotif), öldürüp çürümeye bıraktığınız binlerce buffalodan nasıl kıymetli olabilir? Nasıl? Anlayamıyorum.
Hayvanlar insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi?
Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir.
Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek …
Çocuklarınıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece…
Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı? Koşan antilopların çabukluğunu mu? Biz size bunları nasıl satabiliriz? Ve siz nasıl satın alabilirsiniz?
Bir kağıt parçasını imzaladığımız ve beyaz adama verdiğimiz için her şeyi yapabileceğini mi zanneder beyaz adam?
Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size?
Son buffalo da öldüğünde onları tekrar nasıl satın alabilirsiniz?
Beyaz adam geçici bir iktidardır ve o kendini her şey zannetmektedir. Bir insan annesine sahip olabilir mi?
Günlerimizin kalan kısmını nerede geçireceğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış gördüler, savaşçılarımız utandırıldılar. Yenilgiler sonrası kendilerini içkiye ve yemeğe verdiler. Bu yolla vücutlarını uyuşturuyorlar. Bir kaç kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda yakında matemimizi tutacak tek bir kişi bile kalmayacak, ama niye ağlayayım?
İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler, biz gidiyoruz, ama beyaz adamın da bir gün keşfedeceği şeyi bugünden biliyoruz. Hepimiz aynı büyük ruhtan geliyoruz. Beyazlar da bir gün bu topraklardan gidecektir. Belki de bütün ırklardan daha çabuk. Yataklarınızı zehirlemeye devam edin ve bir gece kendi çöplerinizde boğulacaksınız. Bu kader bizim için şu anda bilinmezdir, fakat biliyoruz ki batışınızda her tarafa parlak bir ışık yayacaksınız.
Bütün buffalolar öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten, ormanın en gizli köşelerine kadar dünya insan kokusu ile dolduğunda, sevimli tepenin görüntüsü konuşan tellerle (telefon kabloları vs.) kirletildikten sonra, bir bakacaksınız ki gökteki kartallar yok olmuş, hızlı koşan taylara elveda demişsiniz. Bu ne demektir biliyor musunuz ? Bu yaşamın sonu ve sadece daha fazla hayatta kalma mücadelesinin başlangıcıdır…
Biz kardeşlerinden ne kadar farklı olursa olsun her insanın istediği gibi yaşamasını savunuruz. Eğer biz teklifinizi kabul edersek, bu sadece yeni toprakları güvence altına almak için olacaktır ve orada son günlerimizi rahat ve huzurlu geçirebiliriz belki…
Size bu topraklarımızı sattığımız zaman, siz onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz, onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz ve onu bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız. Bu toprakları ve üzerindeki canlıları çocuklarınız için koruyunuz.
Çünkü bu dünya kutsaldır. Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz, belki biz hepimiz kardeşiz. Bunu zaman gösterecek.”
kaynak:gezginler

13 Haziran 2016 Pazartesi

Hayırdan Evete


Yalnızca doğru olanı yapma özgürlüğün olsaydı, o zaman özgür olmazdın.
Özgürlük her iki alternatifi de ima eder; yanlışı da doğruyu da yapmayı.
Özgürlük evet demeyi de hayır demeyi de ima eder. Ve bu anlaşılması gereken çok ince bir şeydir; hayır demek, evet demekten daha çok özgürlükmüş gibi hissettirir.
Ve ben felsefe yapmıyorum, bu kendinde gözlemleyebileceğin basit bir gerçektir.
Ne zaman hayır desen daha özgür hissedersin. Ne zaman evet dersen özgür hissetmezsin çünkü evet, boyun eğdiğin anlamına gelir; evet, teslim olduğun anlamına gelir – nerede kaldı özgürlük?
Hayır, senin inatçı olduğun, kendini mesafeli tuttuğun anlamına gelir; hayır, hakkını savunmuş olduğun anlamına gelir; hayır, savaşmaya hazır olduğun anlamına gelir.
Hayır, seni evetten daha net bir biçimde tanımlar.
Evet ise belirsizdir, bulut gibidir. Hayır çok katıdır ve maddidir, bir kaya gibidir. Bu yüzden psikologlar yedi ila on dört yaşları arasındaki her çocuğun giderek daha çok hayır demeyi öğrenmeye başladığını söylüyorlar. Hayır diyerek o, annenin psikolojik rahminden dışarı çıkıyor. Hayır demek için bir sebep yokken dahi hayır diyecektir. İçinden evet demek geldiğinde bile hayır diyecektir. Tehlikede olan çok şey vardır; daha çok ve daha çok hayır demeyi öğrenmek durumundadır.
On dört yaşında cinsel olarak olgunlaştığında annesine nihai hayırı söyleyecektir; bir kadına aşık olacaktır. Bu, anneye söylenen nihai hayırdır; o, annesine sırtını dönüyor. Diyor ki, “Seninle işim bitti, bir kadın buldum. Ben bir birey oldum, kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız biriyim. Hayatımı yaşamak istiyorum, kendi işime bakmak istiyorum.”
Ve şayet ebeveynler, “Saçlarını kestir,” diye ısrarcı olursa, saçlarını uzatacaktır. Ve şayet ebeveynler, “Saçlarını uzat,” diye ısrarcı olursa, saçlarını kestirecektir.
İzle bak … hippiler anne-baba olduklarında görecekler, çocukları kısa saçlı olacak çünkü onlar hayırı öğrenmek zorundalar.
Eğer anne-babalar “Temizlik imandan gelir,” diye ısrar ederlerse, çocuklar her türlü pisliğin içinde yaşamaya başlayacaktır. Pis olacaklar, yıkanmayacaklar; kendilerini temizlemeyecekler, sabun kullanmayacaklar. Ve sabunun cildi için tehlikeli olduğu, doğal olmadığı, hiçbir hayvanın sabun kullanmadığı gibi mantık yürütmeler yapacaklardır.
Ne kadar isterlerse o kadar mantıklı neden bulabilirler ama en derinde tüm bu mantık yürütmeler sadece birer örtüdürler. Gerçek olan ise, hayır demek istemeleridir. Ve elbette hayır demek istediğinde nedenler bulmalısın. O yüzden, hayır sana bir özgürlük hissi verir; sadece bu da değil, sana zeki olma hissi de verir.
Evet demek için zekaya ihtiyaç yoktur. Evet dediğinde, kimse sana neden diye sormaz. Sen zaten evet dediğinde, kim sana neden diye sorma zahmetine katlanır ki? Mantık yürütmeye ya da tartışmaya hiç gerek yoktur, sen zaten evet dedin.
Hayır dediğinde, niçin diye sorulması kaçınılmazdır. Bu senin zekanı keskinleştirir, sana bir tanımlama, bir tarz, özgürlük verir. Hayırın psikolojisini gözle.
İnsanoğlu için uyumlu olmak çok zordur ve bunun nedeni bilinçli olmaktır. Bilinç özgürlük sağlar, özgürlük sana hayır deme gücü verir ve ortada hayır deme hali, evet deme halinden daha çoktur.
Evet olmaksızın ahenk yoktur; evet, uyum demektir. Ancak, büyümek, olgunlaşmak, evet dediğin halde özgür kalabilecek kadar olgunlaşmak, evet dediğin ama yine de özgün kalabildiğin, evet diyebildiğin ama gene de bir köle olmadığın yere varmak zaman alır. Hayır tarafından getirilen özgürlük çok çocukça bir özgürlüktür.
Yedi yaşından on dört yaşına kadar olanlar için iyidir. Ancak, şayet birisi ona takıldıysa ve tüm hayatı bir hayır demeye dönüştüyse, o zaman gelişmesi durmuştur.
Nihai gelişim, bir çocuğun hayır dediği gibi büyük bir coşkuyla evet demektir. Bu ikinci çocukluktur.
Ve görkemli bir özgürlük ve coşkuyla, hiçbir çekingenlik duymadan, hiçbir bağlı ip bulunmadan, hiçbir koşul olmadan evet diyebilen bir insan – saf ve basit bir coşku, saf ve basit bir evet – bu insan bir ermiş haline gelmiştir. Bu insan yeniden ahenk içinde yaşar ve onun ahengi ağaçların, hayvanların ve kuşların ahenginden tamamen farklıdır.
Onlar ahenk içinde yaşıyorlar çünkü hayır diyemezler ve bir ermiş ise hayır demediği için ahenk içinde yaşar.
İkisinin arasında, kuşlarla Budalar arasında büyümemiş, olgunlaşmamış, bir yerlerde takılmış, biraz özgürlük hissetmek için hala hayır demeye çalışan tüm diğer insanlar vardır.
Hayır demeyi öğrenme demiyorum. Hayır demek vakti geldiğinde, hayır demeyi öğren ama ona takılıp kalma diyorum.
Yavaş yavaş evet ile daha yüksek bir özgürlüğün ve daha muhteşem bir ahengin geldiğini gör.
Özgürlük-Kendin Olma Cesareti
OSHO

Gerçek Hazine Nerededir?

Bir tepeden senin olduğun vadiye geldim; aksi halde dinlemez, güneş ışığı ile aydınlanan zirveye inanmazdın. Senin elini tutmalı, seni ikna etmeliyim – ve yolda doğru olmayan hikayeler anlatmalıyım!
Ama bunlar seni meşgul eder ve yürürken sorun çıkarmazsın; hikayeye dalar, yola devam edersin. Ve tepeye ulaştığında, neden sana uzun hikayeler anlatıyor olduğumu anlarsın ve sana o hikayeleri anlattığım için minnettar olursun; aksi halde yokuş yukarı o kadar uzun yol yürüyemezdin.
Bu, hatırlamaya değer bir şeydir: Dünyanın tüm ustaları hikayeler, meseller anlatagelmiştir. Neden? Gerçek, basit bir şekilde söylenebilir; sana o kadar çok hikaye anlatılmasına gerek yoktur. Ama gece uzundur ve senin uyanık kalman gereklidir; hikayeler olmadan uyuya- kalırdın.
Sabaha gelene kadar seni meşgul tutmak kesinlikle gereklidir ve ustaların anlatageldiği hikayeler mümkün olan en ilgi çekici şeylerdir.
Gerçek söylenemez ama sen onu görebileceğin bir noktaya götürülebilirsin. Aklıma bir hikaye geldi:
Bir kral işlerin nasıl gittiğini görmek için her gece şehirde dolaşırmış – elbette kılık değiştirerek. Bir adam onu çok şaşırtırmış; genç, çok yakışıklı bir adam, her gece sokağın kenarındaki ağacın altında dururmuş.
Sonunda merak baskın gelmiş ve kral atını durdurup adama sormuş, “Neden gidip uyumu- yorsun?”
Adam demiş ki, “İnsanlar uyur çünkü koruyacak hiçbir şeyleri yoktur ve benim öyle hazinelerim var ki uyuyamıyorum, onları korumam gerek.”
Kral, “Tuhaf, ben burada hazine göremiyorum” demiş.
Adam, “O hazineler içimde, onları göremezsin” demiş.
Kral her gün durmayı adet haline getirmiş çünkü adam zekiymiş ve söylediği şey kralı saatlerce düşündürürmüş. Kral adama o kadar bağlanmış, o kadar ilgi duymuş ki, adamın gerçekten bir aziz olduğunu düşünmeye başlamış çünkü farkındalık, sevgi, huzur, sessizlik, meditasyon, aydınlanma; koruduğu hazineler bunlarmış – uyuyamıyormuş, uyuma riskini göze alamıyormuş. Bunu yalnızca dilenciler göze alabilir…
Hikaye merakla başlamış ama yavaş yavaş kral adama saygı duymaya, onu manevi bir rehber olarak şereflendirmeye başlamış.
Bir gün ona şöyle demiş, “Benimle saraya gelmezsin biliyorum ama ben gece gündüz seni düşünüyorum. Aklıma defalarca geliyorsun, sarayıma konuk olman çok hoşuma giderdi.”
 Kral adamın kabul etmeyeceğini düşünüyormuş – azizlerin dünyadan vazgeçtikleri gibi eski bir fikre sahipmiş – ama genç adam demiş ki, “Eğer beni o kadar özlüyorsan, neden daha önce söylemedin? Bir at daha getir, seninle gelirim.”
Kral şüphelenmiş, “Bu nasıl bir aziz, ne kadar kolay ikna oldu?”
Ama artık çok geç olmuşmuş çünkü onu davet etmiş. Ona saraydaki, nadir konuklar için, diğer imparatorlar için ayrılmış en iyi odayı vermiş. Ve adamın bunu reddedeceğini, “Ben bir azizim, böyle bir lüks içinde yaşayamam,” diyeceğini düşünüyormuş. Ama adam böyle bir şey dememiş.
“Çok güzel,” demiş.
Kral bütün gece uyuyamamış. “Bu adam beni kandırdı gibi görünüyor; o aziz falan değil,” diye düşünmüş. İki üç kez pencereden dışarı bakmış – aziz uyuyormuş. Ve daha önce hiç uyumamışmış, ağacın altında duruyormuş. Artık korumuyormuş.
Kral, “Aldatıldım. Bu, gerçek bir üçkağıtçı,” diye düşünmüş.
Adam ikinci gün kralla yemek yemiş – hepsi lezzetli yiyeceklermiş, sadelik yokmuş – ve yemeğin tadını çıkarmış.
Kral ona imparatorlara layık giysiler sunmuş ve adam giysilere bayılmış. Kral düşünmüş, “Bu adamdan nasıl kurtulabilirim?” Yedi gün sonra bıkmış, “Bu adam tam bir şarlatan, beni kandırdı,” diye düşünmüş. Yedinci gün bu tuhaf adama, “Bir soru sormak istiyorum,” demiş.
Yabancı demiş ki, “Sorunu biliyorum. Yedi gün önce sormak istedin ama sırf nezaketten, görgü kurallarından dolayı bastırdın – izliyordum. Ama seni burada yanıtlamayacağım. Sorunu sorabilirsin, sonra atlarımıza binip uzun bir geziye çıkarız, ben yanıtlayacak doğru yeri seçeceğim.”
Kral demiş ki, “Tamam. Sorum şu, seninle benim aramızdaki fark ne? Sen bir imparator gibi yaşıyorsun ama bir azizdin. Artık bir aziz değilsin.”
Adam, “Atlar hazır mı?” demiş.
Dışarı çıkmışlar ve kral defalarca sormuş, “Ne kadar uzağa gidiyoruz? Yanıt verebilirsin.” Sonunda imparatorluğunun sınırı olan ırmağa ulaşmışlar. Kral demiş ki, “Artık benim sınırıma geldik. Diğer taraf bir başkasının krallığı. Burası yanıt vermek için iyi bir yer.”
Adam demiş ki, “Evet, ben gidiyorum. Sen iki atı da alabilirsin ya da istiyorsan benimle gelebilirsin.”
Kral, “Nereye gidiyorsun?” demiş.
Adam, “Benim hazinem yanımda. Ben nereye gidersem gideyim hazinem yanımda olacak. Benimle geliyor musun, gelmiyor musun?” demiş.
Kral adama, “Nasıl seninle gelebilirim? Benim krallığım, benim sarayım, tüm yaşamım boyunca sahip olduklarım arkamda” diye yanıt vermiş.
Yabancı gülmüş ve demiş ki, “şimdi farkı görüyor musun? Ben bir ağacın altında çıplak durabilirim ya da bir sarayda imparator gibi yaşayabilirim çünkü benim hazinem içimde. Sarayın ya da ağacın orada olup olmaması fark etmez. Sen geri dönebilirsin; ben diğer krallığa gidiyorum. Artık senin krallığın içinde kalmaya değmez.”
Kral pişman olmuş. Yabancının ayaklarına dokunmuş ve demiş ki, “Beni affet. Senin hakkında yanlış şeyler düşünüyordum. Sen gerçekten de büyük bir azizsin. Ama gitme, beni böyle bırakma; aksi halde bu yara tüm yaşamım boyunca canımı yakacak.”
Yabancı demiş ki, “Benim için güçlük yok; seninle dönebilirim. Ama senin tetikte olmanı istiyorum. Saraya ulaştığımız an soru yine aklına gelecek. Bu yüzden böylesi daha iyi – bırak gideyim.”
“Sana düşünmen için zaman verebilirim. Geri döneceğim. Benim için fark etmez. Ama senin için krallığı terk etmem daha iyi. Böylece en azından benim aziz olduğumu düşünürsün. Sarayda yine şüphe etmeye başlarsın: ‘Bu aldatıcı bir adam.’ Ama ısrar edersen hazırım. Yine, soru üzerinde yük olmaya başladığında yedi gün sonra gidebilirim.”
OSHO / BİLGELİK KİTABI-1

29 Mayıs 2016 Pazar

Tesadüf Diye Birşey Yoktur!


Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil. Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar. Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan.
Bize gülümseyen küçük bir çocuk önümüzden aniden uçuveren kuş…Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal yada duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük…
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı,bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara… Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz , eşimiz, çocuğumuz vs.
Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.
Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.
Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.
Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkum olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.
Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna,mutluluğa,ideal ilişkimize ve ruhsal bütünlüğe ulaşırız…

Academy of Spiritual Life

27 Mayıs 2016 Cuma

“Kendi ölümümüzü ölmek hepimizin kaderi.” Oliver Sacks

Benim Hayatım: Oliver Sacks’ten Ölümcül Kanser Teşhisi Üzerine 

Olive Sacks çok sevdiğim bir bilim adamı ve yazar. Onunla geçen sene tanışma fırsatım oldu, harika bir insan, ve bana hayatım boyunca pek çok şey öğretti. Malesef kendisine birkaç hafta önce ileri seviyede tedavi edilemeyen bir kanser teşhisi koyuldu, o da her zamanki gibi bu konuda çok anlamlı, derin, ve düşündüren bir yazı yazdı. Ben de onu sizin için çevirdim.


Bir ay önce sağlıklı olduğumu hissediyordum, hem de dinç ve sağlıklı. 81 yaşımdayım ve hala günde bir mil yüzüyorum. Ama şansım yaver gitmedi—birkaç hafta önce karaciğerimde çok sayıda metastaz olduğunu öğrendim. Dokuz yıl önce gözümde nadir rastlanan bir tümor bulunmuştu, göze ait habis bir tümör. Radyasyon ve lazer tedavisi tümörü tamamen temizledi ve bir gözümü kör bıraktı. Ancak bu tip tümörler çok nadir durumlarda vücuda yayılabiliyor, ve ben de bu şansız yüzde 2’nin içerisindeyim.

İlk teşhisimden bu yana bana sağlıklı ve üretken dokuz yıl bahşedildiği için minettarım, ancak şimdi ölümle yüz yüze geldim. Karaciğerimin üçte birini kaplayan bu kanser, ilerlemesi yavaşlatılabilse de, durdurulamıyor.

Geriye kalan aylarımı sonuna kadar nasıl yaşayacağım bana kalmış. Yaşayabileceğim en zengin, derin, ve üretken biçimde yaşamalıyım. Bu konuda en çok sevdiğim filozoflardan biri olan David Hume’un 1776 yılının Nisan ayında, 65 yaşında iken ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrendiğinde, bir günde yazdığı otobiyografisinde sarfettiği sözler bana cesaret veriyor. Kitabın adı “Benim Kendi Hayatım”.

“Bu hızlı parçalanışım üzerine farkediyorum ki, hastalığım yüzünden çok az acı çektim, ve daha da ilginci, şahsımın bu büyük çöküşüne rağmen, keyfimden bir saniye bile kaybetmedim. Çalışırken hala aynı şevke, sevdiklerimleyken hala aynı neşeye sahibim”.

80 yaşımı geçtiğim için şanslıyım, ve Hume’dan fazla yaşadığım bu 15 yıl hem iş hem de aşk bakımından eşit olarak çok zengindi. Bu süreçte beş kitap yayımladım ve baharda yayınlanacak olan bir otobiyografi bitirdim (Hume’un birkaç sayfasından daha uzun bir kitap oldu); bitirmek üzere olduğum birkaç kitabım daha var.
Hume şöyle devam ediyor: “Ilımlı bir tabiatım var, sinirimi kontrol edebiliyorum, açığım, sosyalim, neşeli bir mizahım var, bağlanabiliyorum, kin tutmam, ve tutkularımda dengeliyim.”
Burada Hume’a katılmıyorum. Sevgi dolu ilişkilerim ve arkadaşlıklarım olmasına ve gerçek anlamda düşmanlarımın olmamasına rağmen, hiç bir zaman ılımlı bir tabiatım olduğumu söyleyemem (beni tanıyan kimse de söyleyemez). Tam tersine, hiddetli bir yaradılışım ve şiddetli heveslerim var, tutkularımda aşırı ölçüsüzüm.

Yine de, Hume’un yazısındaki bir cümle bana özellikle çok doğru geliyor: “Yaşama bulunduğum andan daha az bağlı olmak çok zor”.

Geçtiğimiz birkaç günde hayatıma çok yükseklerden bakabildim, parçalarının arasındaki bağlantıları derinlemesine hissedebildim. Ancak bu hayatımı bitirdiğim anlamına gelmiyor.
Tam tersine, son derece canlı hissediyorum, ve kalan zamanda arkadaşlıklarımı derinleştirmeyi, sevdiklerimle vedalaşmayı, daha çok yazmayı, gücüm olursa seyahat etmeyi, ve yeni düzeylerde anlayışlara ve sezgilere ulaşmak istiyorum, umuyorum.
Bu süreç cesaret, netlik, ve net konuşma içerecek; dünya ile olan hesaplarımı yoluna koymaya çalışcaşağım. Ama eğlenceye de zaman olacak (hatta zevzekliğe bile).

Beklenmedik bir zihin açıklığı ve bakış açısı hissediyorum. Lüzumsuz hiçbir şeye vaktim yok. Kendime odaklanmalıyım, işime ve arkadaşlarıma. Artık akşam haberlerini izlememeliyim. Politikaya veya küresel ısınmaya ilgi göstermemeliyim. 

Bu bir aldırmamazlık değil, bir kopuş—hala Ortadoğu meselelerini, küresel ısınmayı, ve artan eşitsizlikleri derinlemesine önemsiyorum, ama artık bunlar benim işim olmaktan çıktı, geleceğe ait meseleler haline geldi. Yetenekli genç insanlarla tanışınca çok seviniyorum—bana biyopsi yapanlarla ve metastaz teşhisimi koyanlarla bile. Geleceğin emin ellerde olduğunu hissediyorum.

Geçtiğimiz 10 senede yaşıtlarım arasında yaşanan ölümler hakkında giderek bilinçlendim. Benim neslim kapıdan çıkma aşamasında, ve her ölümle sanki benim de bir parçam kopuyor, benden birşey ayrılıyor. Gittiğimizde hiçbir zaman bizim gibi biri daha olmayacak, zaten kimse kimseye benzemez. İnsanlar öldüklerinde yerlerine yenileri konamaz, onlar doldurulamayacak boşluklar bırakırlar. Eşsiz bireyler olmak, kendi yolumuzu bulmak, kendi hayatımızı yaşamak, ve kendi ölümümüzü ölmek hepimizin kaderi—genetik ve sinirsel kaderimiz.

Korkmuyormuşum gibi yapamam. Ama baskın olan hissim minnettarlık. Sevdim ve sevildim; çok şey verildim ve karşılığında çok şey verdim; okudum ve gezdim ve düşündüm ve yazdım. Dünya ile bir ilişkim oldu, yazarların ve okurların sahip olduğu çok özel bir ilişki.

Herşeyden de önemlisi, duygulu bir varlık, bu güzel dünya üzerinde düşünen bir hayvan oldum, ve bu bile benim için muazzam bir ayrıcalık ve maceraydı.
——–
Oliver sacks, New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde nöroloji profesörü ve “Karısını Şapka Sanan Adam” da dahil olmak üzere pek çok kitabın yazarıdır.

http://www.nytimes.com/2015/02/19/opinion/oliver-sacks-on-learning-he-has-terminal-cancer.html#sthash.qEzmMvzw.dpuf

Nazlı Şenyuva