Fransız Aydınlanması'nın 'aykırı' sesi Rousseau, edebiyatın geleneksel türleri içinde kendisine kolayca bir yer bulamayan bu 'anı' ile 'roman' arası metinde, hayatı ile bir son hesaplaşma çabasına girişiyor. Bu hesaplaşma en başta düşünürün iç dünyasına, geçmişine yaptığı bir yolculuk anlamına gelmektedir. Yalnızca Aydınlanma'nın değil, tarihin en büyük ve en önemli devrimlerinden birini gerçekleştirmek üzere olan burjuvazinin, tarihe kendi 'aklı' ile yön verme hedefinin içinden yükselen uygarlık eleştirisi ve buna bağlı 'doğaya
dönüş' çağrısıyla Romantik akıma öncülük etmiş, halk iradesinin monarşiye karşı üstünlüğünü savunan bu 'eleştirel ses', Rousseau'nun hayatının son yıllarında içine sürüklendiği yalnızlığın, tecrit edilmişliğin kalın duvarlarını ören sestir de.
(Tanıtım bülteninden)
Anlatım dili sizi satırlara hapsederken derinliğine dalma tefekkürünü yaşamaktan da kendinizi alamıyor,pek çok yaşanmışlığın betimlemesini ruhunuzda yeniden yaşıyormuşçasına tasvir edebiliyor ve aynı zamanda reddedişlerinizin ve kabul edişlerinizin benzerliğini sarsıcı bir güçle okumanın hayretinden de kendinizi kurtaramıyorsunuz.Paragraflar kimi zaman ne kadar uzun olsa da anlatımın kalitesi,duygu durum analizlerindeki ifadelerinin hissiyatında size akan etki ve üslubun mahiyeti sizi önce ruhunuzdan sonra kalbinizden sert bir rüzgar gibi yakalayıp benliğinizi savuruyor,bölüm bitene kadar da bu fırtınaya teslim olmaktan başka çareniz kalmıyor..
*"Yapmak istediğimiz şeyler, büyük ölçüde inanmamız gerekenlere bağlıdır ve en doğal ihtiyaçlarımızın dışında kalan her şey de, eylemlerimize hakim olan fikirlerimizdir."
*"Gerçek mutluluğun kaynağının bizde olduğunu, mutlu olmayı bileni bedbaht etmenin insanların elinde olmadığını öğrendim." (sahiden çok hoş bir cümle,farkında olup kimi zaman cümlesini kuramadığımız tarzdan)
*"Kendimi tamamen ruhumla konuşma zevkine bırakayım. O ruh ki, insanların elimden alamayacakları tek şeydir."
*"Bazen düşlerim düşüncelerle son bulur, fakat daha çok düşüncelerim düşlerle sona erer ve bu sırada ruhum, bütün zevkleri aşan bir vecde dalarak, hayal gücünün kanatları üzerinde tüm evrende süzülerek dolaşır."
*" Başımıza gelen herhangi bir kötülükte , etkisinden çok niyete bakarız.Çatıdan düşen bir kiremit bizi daha kötü yaralayabilir,fakat kötü niyetli bir elin atacağı taş kadar derinden etkilemez.Darbe bazen ıskalayabilir ama niyet asla hedefini şaşırmaz."
*"...çünkü akıl,ancak kendini dinletebildiği zaman konuşur."
*"....Tanrı'nın beni yargılayabileceği sertlikle yargılıyorum kendimi."
Sayısız alıntı yapmak isterdim ancak bu kadarıyla örneklendirmek istedim..
Bu kitap uzun zamandır kitaplığımdaydı fakat nasıl oldu da bunca zaman elime alamamış,derinliğine dalmaktan kendimi mahrum bırakmışım diye hayıflanırken,birden kendimce hep düşündüğüm "bazı kitapların zamanı vardır,o zaman gelmeden onu okusam da alacağım etki bunca müthiş olamaz,bu nedenle gözüme de görünmez" inancı beni kendime getirdi:) Çünkü bunca zaman okuduğum her kitabı doğru zamanda okumuş olduğuma inanarak bitirmenin keyfini hep yaşadım,bunda da olduğu gibi..
Herkesin kendi yaşamsal deneyimlerinden bir miktar benzerliği mutlaka yakalayabileceği pek çok sahneye şahit olmaması imkansız...
Anlaşılmayan ve anlaşılamadığı için kendini yalnız hisseden ruhlar ve bu nedenle de yalnızlığını sevenler..Seveceksiniz..
Çünkü içinde bulunduğumuz çağa hiç te yabancı olmayan tüm bu anlatımdaki gerçeklikler bize bir farkındalık sunuyor ve bu yalnızlığın farkındalığıyla ulaşılan tekamül esasında bir dönüşümdür..
Tekrar tekrar okunası hatta yaşanası güzellikte ...
Özlem Bayır
24 Ağustos 2016 Çarşamba
22 Ağustos 2016 Pazartesi
Nar Ağacı-Nazan Bekiroğlu
"Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.
Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin."
Yazarın kalemi bunca güçlü olmasa,böylesi derin bir tarihi,aşkı,olayları ve duyguları anlatan bu zaman yolculuğunu öylesi sert ve sıcak iklimin buharlı yollarında,bazen kan ter içinde bazen üşüyerek,bazen aç kalarak ve hatta ölmeye bunca yaklaşmışken, bu kadar gerçekçi ve yaşayarak yapmak,bu duyguların etkisine girmek sanırım imkansızlaşırdı..Hep uzak bir geçmişe özlem duyarız ya hani,hep bizden önceki kimi bilindik hayatların hikayesine tanıklık etmek isteriz ya,hani o kadar tanıklık ki bu,o duyguları bire bir yaşamak,her bir karakterin başına gelen onca olaydaki davranışlarının neden'lerini ve nasıl'larını tam anlamıyla anlamak,kimi zaman hak vermek kimi zaman yermek ve belki de sorgusuz sualsiz sadece şahitlik etmek arzusuyla dolu güçlü bir özlem..
Bu bambaşka bir hikaye.
Bu öyle bir Settarhan ki..Ah! dedirtti her defasında..
Bu öylesi bir yolculuk ki,sizi alıp götüren,hep o zamanda yaşamak isteyip te sayfaları bitirmemek istercesine şu dünyaya geri gelmek istemediğiniz bir yolculuk..Ne varsa eskilerde var dediklerimizden..
Acı da olsa çetin de olsa,hepimizin hayatında olduğu gibi kimi zaman hep sil baştan başa sardığımız bir bilinmezin sağnağında ıslandığımız ve ne zaman durulacağını bilmediğimiz bir yağmur gibi olsa da hayat, ve fakat yine de "tüm hayatınızı yaşamadıkça kaderinizden şikayet etmeyin" dedirten bir teslimiyete adanabilen bir öykünün size bunca tesir etmesi, bir tefekkür zamanının daha geldiğini hissettiriyor..Bir süre daha kalırım o zamanın pek çok sahnesinde sanırım..Beynimin arka odalarında yer açıldı,gözlerimle ve ruhumla yaşadığım onca sahnenin fotoğraflarını biriktirdim usumda,o odalarda gezinmek üzere...
Yazara,bana hissettirdiği ve yaşattığı her şey için sonsuz saygı duyduğumu da söylemeliyim.Onunla birlikte bir gölge de ben oldum,bu mazinin ortağı oldum....
*"Ey sıkıntı şiddetlen, nasılsa geçeceksin."
Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi...
*"Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yan yana durduğunu unutma Settarhan. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar.İnsan içinden yenilenmeyince dışından eskir...."
*"Aşık,kendisini yakacak cehennem ateşin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun?
*"Başkalarının ayıplarını araştıracak kadar temiz kim var içinizde, densizler?
*"Zaman sana hiç ummadığını ve biriktirmediğini getirir" buyurmamış mıydı Hz. Ömer Efendimiz?
*"Bu kadar hazin bir parça ancak hasretten söz edebilir ve bu kadar içli okumak için hasreti bilmiş olmak gerekir."
*"Yaradan kusursuz kurmuştu endazesini,yaradılış mükemmeldi.Ama kul kısmı dünyayı eğriltmekle kalmadığı gibi bu eğrilikten dolayı rahatsızlık ta duymuyordu."
*"Padişahın,padişahtan daha fazla padişahçı olanlarca kuşatılmış olduğunu görmüyor musunuz?
*"Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.
Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin."
*"Hem sadece bir kez görmek yetmez, iki kez görüşmeleri lazım,araya bir gecenin rüyası girmeli."
*"Bir ırmağın denize dökülme anından daha muhteşem bir şey varsa o da iki ırmağın birleşme anı ve iki büyük ırmak her coğrafyada aynı ihtişamla birleşiyor olmalı.Buna tanığım işte."
*"İnsan sadece kendisinin değil başkalarının da kaderinden sorumluydu.Hatta bazen insanın kaderi başkalarının kaderi üzerinden yazılıyordu."
....
"Birilerinin mucizesi olmak lazımdı Settarhan."
Ve son bir alıntıyla bu yolculuğa dair hissettiklerimi derinliğine anlatan en doğru satırlar sanırım bunlar olsa gerek;
"Bir tek şeyi bilmiyorum ama.Bütün ömrümce bilinmesi en fazla gerek şeyleri bilmediğim gibi:
Bunca bilgiyi bunca duyguyu ne yapacağımı."
Sevgiler....
Özlem Bayır
Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin."
Yazarın kalemi bunca güçlü olmasa,böylesi derin bir tarihi,aşkı,olayları ve duyguları anlatan bu zaman yolculuğunu öylesi sert ve sıcak iklimin buharlı yollarında,bazen kan ter içinde bazen üşüyerek,bazen aç kalarak ve hatta ölmeye bunca yaklaşmışken, bu kadar gerçekçi ve yaşayarak yapmak,bu duyguların etkisine girmek sanırım imkansızlaşırdı..Hep uzak bir geçmişe özlem duyarız ya hani,hep bizden önceki kimi bilindik hayatların hikayesine tanıklık etmek isteriz ya,hani o kadar tanıklık ki bu,o duyguları bire bir yaşamak,her bir karakterin başına gelen onca olaydaki davranışlarının neden'lerini ve nasıl'larını tam anlamıyla anlamak,kimi zaman hak vermek kimi zaman yermek ve belki de sorgusuz sualsiz sadece şahitlik etmek arzusuyla dolu güçlü bir özlem..
Bu bambaşka bir hikaye.
Bu öyle bir Settarhan ki..Ah! dedirtti her defasında..
Bu öylesi bir yolculuk ki,sizi alıp götüren,hep o zamanda yaşamak isteyip te sayfaları bitirmemek istercesine şu dünyaya geri gelmek istemediğiniz bir yolculuk..Ne varsa eskilerde var dediklerimizden..
Acı da olsa çetin de olsa,hepimizin hayatında olduğu gibi kimi zaman hep sil baştan başa sardığımız bir bilinmezin sağnağında ıslandığımız ve ne zaman durulacağını bilmediğimiz bir yağmur gibi olsa da hayat, ve fakat yine de "tüm hayatınızı yaşamadıkça kaderinizden şikayet etmeyin" dedirten bir teslimiyete adanabilen bir öykünün size bunca tesir etmesi, bir tefekkür zamanının daha geldiğini hissettiriyor..Bir süre daha kalırım o zamanın pek çok sahnesinde sanırım..Beynimin arka odalarında yer açıldı,gözlerimle ve ruhumla yaşadığım onca sahnenin fotoğraflarını biriktirdim usumda,o odalarda gezinmek üzere...
Yazara,bana hissettirdiği ve yaşattığı her şey için sonsuz saygı duyduğumu da söylemeliyim.Onunla birlikte bir gölge de ben oldum,bu mazinin ortağı oldum....
*"Ey sıkıntı şiddetlen, nasılsa geçeceksin."
Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi...
*"Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yan yana durduğunu unutma Settarhan. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar.İnsan içinden yenilenmeyince dışından eskir...."
*"Aşık,kendisini yakacak cehennem ateşin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun?
*"Başkalarının ayıplarını araştıracak kadar temiz kim var içinizde, densizler?
*"Zaman sana hiç ummadığını ve biriktirmediğini getirir" buyurmamış mıydı Hz. Ömer Efendimiz?
*"Bu kadar hazin bir parça ancak hasretten söz edebilir ve bu kadar içli okumak için hasreti bilmiş olmak gerekir."
*"Yaradan kusursuz kurmuştu endazesini,yaradılış mükemmeldi.Ama kul kısmı dünyayı eğriltmekle kalmadığı gibi bu eğrilikten dolayı rahatsızlık ta duymuyordu."
*"Padişahın,padişahtan daha fazla padişahçı olanlarca kuşatılmış olduğunu görmüyor musunuz?
*"Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.
Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin."
*"Hem sadece bir kez görmek yetmez, iki kez görüşmeleri lazım,araya bir gecenin rüyası girmeli."
*"Bir ırmağın denize dökülme anından daha muhteşem bir şey varsa o da iki ırmağın birleşme anı ve iki büyük ırmak her coğrafyada aynı ihtişamla birleşiyor olmalı.Buna tanığım işte."
*"İnsan sadece kendisinin değil başkalarının da kaderinden sorumluydu.Hatta bazen insanın kaderi başkalarının kaderi üzerinden yazılıyordu."
....
"Birilerinin mucizesi olmak lazımdı Settarhan."
Ve son bir alıntıyla bu yolculuğa dair hissettiklerimi derinliğine anlatan en doğru satırlar sanırım bunlar olsa gerek;
"Bir tek şeyi bilmiyorum ama.Bütün ömrümce bilinmesi en fazla gerek şeyleri bilmediğim gibi:
Bunca bilgiyi bunca duyguyu ne yapacağımı."
Sevgiler....
Özlem Bayır
18 Ağustos 2016 Perşembe
Çocuk ve Evlilik Üzerine - F. Nietzsche
Gençsin ve çocuk sahibi olmak, evlenmek istiyorsun.
Ben de soruyorum sana : Bir çocuk istemeye layık bir insan mısın ?
Muzaffer misin, kendi kendine boyun eğdiren misin,
duygularına hükmeden misin, erdemlerinin efendisi misin ?
Bunu soruyorum sana.
Yoksa arzularında dile gelen, hayvan ve ihtiyaç mı ?
İsterim ki, zaferin ve özgürlüğün olsun bir çocuğu özleyen.
Canlı anıtlar inşa etmelisin zaferine ve özgürleşmene.
Kendinin üzerine inşa etmelisin.
Ama önce kendini inşa etmelisin, dimdik bir beden ve dimdik bir gönülle.
Sürdürmekle kalmamalısın neslini, yükseltmelisin de !
İki kişinin, onu yaratandan daha fazla olan birini yaratma istemine evlilik derim ben.
Böyle bir istemin sahipleri olarak birbirlerine saygı duymalarına derim ben, evlilik diye.
Bu olsun evliliğin anlamı ve hakikati.
Oysa fazlalıkların, lüzumsuzların evlilik dedikleri şey- ah ne demeli ki buna ?
Ah, bu iki kişilik gönül yoksulluğu!
Ah, bu iki kişilik gönül kirliliği!
Ah, bu iki kişilik sefil huzur!
Evlilik diyorlar bunlara; ve cennette kıyıldığını söylüyorlar, nikahlarının.
Eksik olsun lüzumsuzların cenneti!
Eksik olsunlar, bu cennet bağıyla birbirine bağlanmış hayvanlar!
Gülmeyin böyle evliliklere!
Hangi çocuğun bir gerekçesi olmadı ki, ağlamak için anne-babasının haline?
Bu adam bir kahraman gibi yürüdü hakikatlerin üzerine ve sonunda küçük, süslü bir yalan geçirdi ancak eline.
Evliliğim diyor buna.
Bir meleğin erdemine sahip hizmetçi bir kız arıyordu, bu adam.
Oysa ansızın hizmetçisi oldu bir kadının.
Şimdi melek olmak gereği duyor bir de !
Sayısız kısa budalalık- aşk budur sizin gözünüzde; ve evliliğiniz, uzun bir ahmaklık olarak son verir kısa budalalıklara.
Erkeklerin kadınlara sevgisi ve kadınların erkeklere sevgisi;
Ah, keşke acı çekenlerle ve gizli kalmış tanrılarla birlikte acı çekmek olsaydı bu!
Ama çoğu kez iki hayvan birbirini keşfediyor.
En iyi sevginiz bile sadece tutkulu bir taklitten ve sancılı bir ateşten ibarettir!
Kendinizin üzerinde seveceksiniz, günün birinde!
Bu yüzden önce öğrenin sevmeyi!
Üstinsana yönelen ok ve özlem;
Konuş, kardeşim, evliliği istemenin nedeni bu mudur ?
Böyle bir istem ve böyle bir evlilik kutsaldır gözümde.
Ben de soruyorum sana : Bir çocuk istemeye layık bir insan mısın ?
Muzaffer misin, kendi kendine boyun eğdiren misin,
duygularına hükmeden misin, erdemlerinin efendisi misin ?
Bunu soruyorum sana.
Yoksa arzularında dile gelen, hayvan ve ihtiyaç mı ?
İsterim ki, zaferin ve özgürlüğün olsun bir çocuğu özleyen.
Canlı anıtlar inşa etmelisin zaferine ve özgürleşmene.
Kendinin üzerine inşa etmelisin.
Ama önce kendini inşa etmelisin, dimdik bir beden ve dimdik bir gönülle.
Sürdürmekle kalmamalısın neslini, yükseltmelisin de !
İki kişinin, onu yaratandan daha fazla olan birini yaratma istemine evlilik derim ben.
Böyle bir istemin sahipleri olarak birbirlerine saygı duymalarına derim ben, evlilik diye.
Bu olsun evliliğin anlamı ve hakikati.
Oysa fazlalıkların, lüzumsuzların evlilik dedikleri şey- ah ne demeli ki buna ?
Ah, bu iki kişilik gönül yoksulluğu!
Ah, bu iki kişilik gönül kirliliği!
Ah, bu iki kişilik sefil huzur!
Evlilik diyorlar bunlara; ve cennette kıyıldığını söylüyorlar, nikahlarının.
Eksik olsun lüzumsuzların cenneti!
Eksik olsunlar, bu cennet bağıyla birbirine bağlanmış hayvanlar!
Gülmeyin böyle evliliklere!
Hangi çocuğun bir gerekçesi olmadı ki, ağlamak için anne-babasının haline?
Bu adam bir kahraman gibi yürüdü hakikatlerin üzerine ve sonunda küçük, süslü bir yalan geçirdi ancak eline.
Evliliğim diyor buna.
Bir meleğin erdemine sahip hizmetçi bir kız arıyordu, bu adam.
Oysa ansızın hizmetçisi oldu bir kadının.
Şimdi melek olmak gereği duyor bir de !
Sayısız kısa budalalık- aşk budur sizin gözünüzde; ve evliliğiniz, uzun bir ahmaklık olarak son verir kısa budalalıklara.
Erkeklerin kadınlara sevgisi ve kadınların erkeklere sevgisi;
Ah, keşke acı çekenlerle ve gizli kalmış tanrılarla birlikte acı çekmek olsaydı bu!
Ama çoğu kez iki hayvan birbirini keşfediyor.
En iyi sevginiz bile sadece tutkulu bir taklitten ve sancılı bir ateşten ibarettir!
Kendinizin üzerinde seveceksiniz, günün birinde!
Bu yüzden önce öğrenin sevmeyi!
Üstinsana yönelen ok ve özlem;
Konuş, kardeşim, evliliği istemenin nedeni bu mudur ?
Böyle bir istem ve böyle bir evlilik kutsaldır gözümde.
Böyle Buyurdu Zerdüşt
Friedrich Nietzsche
Friedrich Nietzsche
Ey Zerdüşt, her şeyi biliyorum!... F. Nietzsche
Ey yalnızlık!
Ey yurdum yalnızlık!
O kadar uzun süre yabanıl yaşadım ki yaban ellerde,
göz yaşları içinde sana dönmemek mümkün değil!
Hadi tehdit et beni parmağınla,
annelerin tehdit edişi gibi...
hadi gülümse bana, annelerin gülümseyişi gibi...
Hadi de ki ; ''Kimdi o, bir zamanlar fırtına gibi esip uzaklaşan benden?"
Kimdi ayrılırken şöyle seslenen : 'Uzun süre oturdum yalnızlıkta, unuttum susmayı !'
Bunu iyice öğrendin mi şimdi ?
''Ey Zerdüşt,her şeyi biliyorum;
çoğunluğun içinde bir başına,benim yanımda olduğundan daha terk edilmiş olduğunu da!
Terk edilmişlik başkadır, yalnızlık başka:Bunu öğrendin şimdi sen!
Ve insanların arasında her zaman yabanıl ve yabancı olacağını da:
Yabanıl ve yabancı olcaksın, seni sevseler bile;
çünkü her şeyden önce esirgenmek isterler!
Ama burada, yurdunda ve evindesin;
burada her şeyi söyleyebilir ve bütün sebepleri döküp sayabilirsin,
hiç bir şey gizli, inatçı duygulardan utanmaz burada.
Burada her şey sevgiyle yaklaşır konuşmana ve şımartır seni;
çünkü senin sırtında at koşturmak isterler.
Her türlü benzetmenin sırtında koşturursun burada, her türlü hakikate.
Dosdoğru ve dobra dobra konuşabilirsin burada her şeyle;
ve sahiden, nasıl da övgü gibi gelir kulaklarına birinin her yönüyle doğru konuşması!
Oysa terk edilmiş olmak başka bir şeydir.
Hatırlıyor musun ey Zerdüşt ?
'Hayvanlarım yol göstersin bana'
insanların arasında, daha tehlikede olduğumu gördüm, hayvanların arasında olduğumdan,' dediğinde.
-İşte buydu terkedilmişlik!
..en sessiz saatin bekleyişini ve suskunluğunu bir ıstıraba dönüştürdüğünde ve alçak gönüllü cesaretini kırdığında:
-İşte buydu terk edilmişlik!
Ey yalnızlık!
Ey yurdum yalnızlık!
Nasıl da mutlu ve narin konuşuyor sesin benimle!
Birbirimizi sorgulamayız, birbirimize yakınmayız,
birbirimize açığız ve birlikte geçeriz açık kapılardan.
Burada varlığın tüm sözleri ve sözcük kutuları açılıyor bana;
varlığın tümü sözcüğe dönüşmek ister burada,
tüm oluş burada benden konuşmayı öğrenmek ister.
Ama aşağıda -orada her türlü konuşma boşuna!
Orada unutmak ve önünden geçip gitmektir en iyi bilgelik:
Bunu öğrendim şimdi!
İnsandaki her şeyi kavramak isteyen, her şeye dokunmak zorundadır.
Ama bunun için fazlasıyla temiz ellerim.
Esirgemek ve acımaktı her zaman en büyük tehlike bana;
ve her türlü insani varlık da esirgenmek ve acınmak ister...
Böyle Buyurdu Zerdüşt
Friedrich Nietzsche
Ey yurdum yalnızlık!
O kadar uzun süre yabanıl yaşadım ki yaban ellerde,
göz yaşları içinde sana dönmemek mümkün değil!
Hadi tehdit et beni parmağınla,
annelerin tehdit edişi gibi...
hadi gülümse bana, annelerin gülümseyişi gibi...
Hadi de ki ; ''Kimdi o, bir zamanlar fırtına gibi esip uzaklaşan benden?"
Kimdi ayrılırken şöyle seslenen : 'Uzun süre oturdum yalnızlıkta, unuttum susmayı !'
Bunu iyice öğrendin mi şimdi ?
''Ey Zerdüşt,her şeyi biliyorum;
çoğunluğun içinde bir başına,benim yanımda olduğundan daha terk edilmiş olduğunu da!
Terk edilmişlik başkadır, yalnızlık başka:Bunu öğrendin şimdi sen!
Ve insanların arasında her zaman yabanıl ve yabancı olacağını da:
Yabanıl ve yabancı olcaksın, seni sevseler bile;
çünkü her şeyden önce esirgenmek isterler!
Ama burada, yurdunda ve evindesin;
burada her şeyi söyleyebilir ve bütün sebepleri döküp sayabilirsin,
hiç bir şey gizli, inatçı duygulardan utanmaz burada.
Burada her şey sevgiyle yaklaşır konuşmana ve şımartır seni;
çünkü senin sırtında at koşturmak isterler.
Her türlü benzetmenin sırtında koşturursun burada, her türlü hakikate.
Dosdoğru ve dobra dobra konuşabilirsin burada her şeyle;
ve sahiden, nasıl da övgü gibi gelir kulaklarına birinin her yönüyle doğru konuşması!
Oysa terk edilmiş olmak başka bir şeydir.
Hatırlıyor musun ey Zerdüşt ?
'Hayvanlarım yol göstersin bana'
insanların arasında, daha tehlikede olduğumu gördüm, hayvanların arasında olduğumdan,' dediğinde.
-İşte buydu terkedilmişlik!
..en sessiz saatin bekleyişini ve suskunluğunu bir ıstıraba dönüştürdüğünde ve alçak gönüllü cesaretini kırdığında:
-İşte buydu terk edilmişlik!
Ey yalnızlık!
Ey yurdum yalnızlık!
Nasıl da mutlu ve narin konuşuyor sesin benimle!
Birbirimizi sorgulamayız, birbirimize yakınmayız,
birbirimize açığız ve birlikte geçeriz açık kapılardan.
Burada varlığın tüm sözleri ve sözcük kutuları açılıyor bana;
varlığın tümü sözcüğe dönüşmek ister burada,
tüm oluş burada benden konuşmayı öğrenmek ister.
Ama aşağıda -orada her türlü konuşma boşuna!
Orada unutmak ve önünden geçip gitmektir en iyi bilgelik:
Bunu öğrendim şimdi!
İnsandaki her şeyi kavramak isteyen, her şeye dokunmak zorundadır.
Ama bunun için fazlasıyla temiz ellerim.
Esirgemek ve acımaktı her zaman en büyük tehlike bana;
ve her türlü insani varlık da esirgenmek ve acınmak ister...
Böyle Buyurdu Zerdüşt
Friedrich Nietzsche
30 Temmuz 2016 Cumartesi
Bir küçük hayal tiryakisi, Yasemin Çiçekleri
Hep bir ağızdan, “Aşk,” diye haykırır insanoğlu. Fakat Puccini yanıt vermez. Oyun susar bir anda, müzik durur ve kısa bir sessizlik olur. Nice sonra nereden geldiği belli olmayan incecik, yaralı bir ses duyulur…
Çağlar öncesinden kalma bir hikâye biliyorum.
Bu hikâyeye göre çok, çok eskiden Hint bir prenses, Güneş Tanrısı Surya-Deva’ya umutsuzca âşık olmuş. Köpüren bir deniz misali gün geçtikçe kabarıp dalgalanıyormuş sevdası. Sonra bir gün, bir kuş telaşında dillendirivermiş aşkını. Yaban bir tebessümle bakmış prensesin yüzüne ulu Güneş Tanrısı Surya-Deva. “Olmaz,” demiş. “Ben bal, sen sirke… Ne yapsak gene de denk olamayız birbirimize.”
Aşkından deli divane, harap olan prenses oracıkta kıyıvermiş canına. Narin bedeni yakılarak, külleri yeryüzünün bambaşka diyarlarına doğru savrulmuş. Küllerinin dokunduğu her toprak parçasından bir tutam yasemin çiçeği filizlenmiş. Prensesin küllerinden döllenen tüm yasemin çiçekleri, gündüz açmayı reddederek sadece gece boyunca, ta ki şafak sökene dek koku verir, sonra da hüzünle sönerlermiş. Ne ki, bir zaman sonra Hintler bu çiçeğe “İlahi Umut” adını vermişler. Aşk kadar azametli ve umut kadar lahuti[1] olduğu için…
Seneler evvel, aklımda bu hikâye, ünlü İtalyan besteci Puccini’nin operası Turandot’u izlerken, “Yasemin Çiçekleri” (Mo Li Hua) adlı Çin halk şarkısına denk gelmiştim. “Yasemin, unutulmaz aşkların gerçeğidir,” der Puccini bu operada ve hemen sonra da insanoğluna üç küçük bilmece yöneltir:
Sadece geceleri ortaya çıkan,Bin bir renkte kanatlarıyla kutsal bir hayalet sanki.İnsanların üzerinden süzülerek göğe yükselir,Dünya var olduğundan beri herkes onu arar, ona sığınır.Her gece yeniden doğan ve her şafakta yok olan bu şey nedir?
“Umut,” diye hep bir ağızdan haykırır insanoğlu. “Evet,” der Puccini.”Bildiniz.” Bilmecenin cevabı, umuttur.
Ateş gibi yanıp tutuşan ama ateş olmayan,Bazen bir çılgınlık hali, bazen bir kor, bazen güç, bazen de tutkudan doğan,Öldüğünde ya da kalbini kaybettiğinde giderek soğuyan,Ama fetih arzusuyla yeniden alevlenen,O sesine sarsılarak kulak verdiğin,Güneşin batışı kadar kızıl olan şey nedir?
“Kan,” diye hep bir ağızdan haykırır insanoğlu. “Evet,” der Puccini. “Bildiniz.” Bilmecenin cevabı, kandır.
Buzdan ateş olan,Ateşten yine buza dönüşen,Bembeyaz ama kapkara,Seni özgür bıraktığında tutsağı olduğun,Tutsağı olarak kabul ettiğinde seni kral yapan o şey nedir peki?
Bu defa hep bir ağızdan, “Aşk,” diye haykırır insanoğlu. Fakat Puccini yanıt vermez. Oyun susar bir anda, müzik durur ve kısa bir sessizlik olur. Nice sonra nereden geldiği belli olmayan incecik, yaralı bir ses duyulur. “Yasemin,” diye fısıldar bu gizli sesin sahibi. “Umut, Kan ve Aşk… Yasemin, sevda acısı çekenlerin teselli çiçeği, yapraklarında yalnızlık büyüten bir hayal tiryakisi…”
Yazık ki yeryüzündeki hiçbir yasemin çiçeği, özünde sadece bir hayalden ibaret olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemez. Tıpkı aşk gibi, bütün o uçsuz umarsız sevdalılar gibi… Ve “Yasemin,” diye öğütler arif bir ozan, “Bırakın da Hayal Çiçek olduğunu büyüyünce öğrensin.”[2]
Aşk ve Yasemin;
Umut bitiği düşlerimizin tek ve en gerçek azizeleri…
Bırakalım da bir hayalden ibaret olduklarını hiçbir zaman öğrenmesinler.
Öyle ya, her birimiz bir tutam Hayal Çiçeği olsun büyütmüyor muyuz içimizde? Biri burada, biri şurada, biri bende, biri sizde, her yanda bir sürü Hayal Çiçek…
[1] İlahi.
[2] Onat Kutlar’ın Yeter ki Kararmasın… adlı kitabından.
ECE İREM DİNÇ
25 Haziran 2016 Cumartesi
Nietzsche, Rilke ve Freud’un kalbini çalan narsist güzel: Lou Salome
“Kesinlikle kendi hayatımı yaşayabilirim. Ve ne olursa olsun bunu yapacağım. Böyle davranarak hiçbir ilkeyi temsil etmiyorum; ama çok daha güzel, benim içimde olan bir şeyi, tamamen yaşamın sıcaklığı olan, neşe dolu ve kaçıp gitmeye çalışan bir şeyi temsil ediyorum.”
Bu sözler Lou Andreas Salome‘ye ait…
Ardından hakkında farklı dillerde sayısız araştırma yapılmasının, güncesinin, mektuplarının ve eserlerinin didik didik incelenmesinin nedeni, yaşadığı dönemin bir güzellik abidesi olması değil, döneminin ilerisinde bir özgürlük anlayışına sahip olan bu kadın olması ya da bir yazar olarak Alman dilinde vermiş olduğu sayısız eserler de değil.
Lou; erkek egemen bir çağda özgürlük tutkusunu bir kamçı gibi kullanabilme yetisi ve “hastalıklı” iffet duygusu ile dönemin önde gelen düşünürlerini ve sanatçılarını baştan çıkaran bir Tanrıça’ydı.
12 Şubat 1861 yılında St. Petersburg’da doğan Lou Andreas Salome; yasa, kural, gelenek ve göreneklerle hiçbir işi olmayan başına buyruk bir insan olarak büyüdü. Zürih’te teoloji, felsefe ve sanat tarihi okudu. Yıllar içinde “Tanrı’nın var olmamasının imkânsız olduğu kadar, benim de böyle bir dogmaya inanmam imkânsız.” diyerek damgasını vuran cesur bir genç kıza dönüştü.
21 yaşında yaşadığı bir sağlık sorunu nedeniyle annesi ile beraber Roma’ya gitmek zorunda kalınca annesinin çok yakın arkadaşı olan dönemin ateşli devrimcilerinden Malwida von Meysenbug’un evinde kalmaya başladılar. Malwida, Paul Ree’nin ve Nietzsche’nin arkadaşı idi ve 1882 yılında Lou, Nietzsche ile arkadaşlık yapmaya başladı. Özellikle din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. O dönemde 37 yaşında olan tarihin en karamsar filozofu, insanoğlunun büyük acılara sürükleyen zevklerden uzak durması gerektiğini savunan öğretilerden kurtulmaya çalışıyor, geç de olsa hayatında ilk defa mutluluğu arıyordu. Belki de Nietzsche’nin kadın düşmanı olmasına neden olan en önemli etkenlerden birisi de buydu…
Nietzsche Ağladığında isimli kitapta şöyle bahseder:
“Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”
Lou için, evlilik sevginin katilidir, arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır. Bu düşünce ile kendisine Paul Ree ve Nietzsche tarafından yöneltilen evlilik tekliflerini ret eden Lou, Frederich Andreas’ın intihar tehdidinden etkilenip onunla evlense bile 34 yaşına kadar cinsel ilişkiye girmedi ve bekaretini muhafaza etti inatla.
Ancak geç yaptığı evliliği esnasında bile kocası bilgisi dahilinde flörtlerine devam etti. Bu flörtlerinin arasında Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud’da vardı.
20’li yaşlarının başındaki Rainer Maria Rilke ile 30’lu yaşların sonunda ki Lou ilişkisini yaşar ve özgüveni ile şair Rilke’yi büyüler. Tek gerçekliğim dediği Rilke’yi ve onun ”büyük bir sessizlik ve doğallıkla gelen” aşkını kabul eder Lou. Rilke ise kendine bir anne, sığınılacak bir yuva, yol gösterici bulmuştur. Onun özgüveni, büyülemiştir Rilke’yi. Rilke daha erkeksi ve daha güçlü görünmek için Lou’nun önerisini kabul ederek Rene olan adını Rainer olarak değiştirir. Lou’nun karşısında bir pervane gibidir. Ona olan aşkını en iyi şu satırlar: özetler.
“(…) senin sınırlarına tozlu basit halde gelen güneş ışını, ruhunun parlak dalgasında bin kat berrak ve parlak oluyor. benim berrak kaynağım, dünyayı senden görmek istiyorum, çünkü o zaman yalnızca seni, seni, seni görüyorum.”
50 yaşında psikanalize ilgi duymaya başlayan Lou, Freud’a, tanışmak istediğine dair mektuplar yazar. Doğallığı ve birikimiyle büyülediği Freud ile çalışmaya başladığında, özellikle narsisizm konusunda, ustasına bile karşı koyduğu cesur betimlemeleriyle hayranlık uyandırır. İkilinin 25 yıl boyunca süren mesleki konularda mektuplaşmaları, Lou’nun mesleki gelişimine büyük katkı sağlarken; Freud, Lou’nun ölümünden sonra, “Ona duyduğum aşkı ve hayranlığı söylemiş olmayı isterdim” itirafında bulunmuştur.
Lou Salomé, kendini “ben” olarak tanımlayabilen, hayatın karşısında tüm “ben”cillikleriyle durabilen, yaşamı “kendi ideal durumlarına” göre yaşayabilen ender insanlardan biridir. Onun etrafındaki entelektüel çevre üzerindeki çarpıcı etkisi, onun hayatın karşısında “kendi ideal durumuna” göre yaşama cesaretini göstermesinden kaynaklanıyordu.
76 yaşında öldüğünde, ardından Sigmund Freud tarafından şu şekilde anılacaktı:
”Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi.”
Yazar: Sibel Çağlar
22 Haziran 2016 Çarşamba
Kızılderilinin Beyaz Adama Mektubu
Bu mektup Kızılderili Reisi Seattle tarafından “Washington’daki Büyük Başkan” a yani 1853-1857 yılları arasındaki Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’ye ithafen yazılmıştır:
“Washington’daki Büyük Başkan bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir mektup yollamış, dostluktan söz etmiş büyük başkan… Ama biz, sizin dostluğumuza ihtiyaç duymadığınızı biliriz.
Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz ya da satabilirsiniz? Ya toprakların sıcaklığını?
Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer Büyük Başkan, hiç sönmezler. Bu yüzden söyleyeceklerime güveniniz.
Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer Büyük Başkan, hiç sönmezler. Bu yüzden söyleyeceklerime güveniniz.
Havanın taze kokusuna, suyun pırıltısına sahip olmayan biri onu nasıl satabilir? Kutsaldır bu topraklar benim için ve ulusum için…
Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanların koynundaki sis, şakıyan böcekler…
Ve bilin ki:
Kızılderilili adamın anıları ağaçların özsuyunda saklıdır. Toprak bizim anamızdır. Bilesiniz ki; derelerin ve ırmakların içinden geçen sular, sadece su değildir, atalarımızın kanıdır o.
Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam, toprağı çocuklarından çalar. Açlığın dünyayı saracak beyaz adam ve ardında koskoca bir çöl bırakacaksın. Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür ve kaçar. Demir at (lokomotif), öldürüp çürümeye bıraktığınız binlerce buffalodan nasıl kıymetli olabilir? Nasıl? Anlayamıyorum.
Hayvanlar insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi?
Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir.
Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek …
Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir.
Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek …
Çocuklarınıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece…
Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı? Koşan antilopların çabukluğunu mu? Biz size bunları nasıl satabiliriz? Ve siz nasıl satın alabilirsiniz?
Bir kağıt parçasını imzaladığımız ve beyaz adama verdiğimiz için her şeyi yapabileceğini mi zanneder beyaz adam?
Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size?
Son buffalo da öldüğünde onları tekrar nasıl satın alabilirsiniz?
Beyaz adam geçici bir iktidardır ve o kendini her şey zannetmektedir. Bir insan annesine sahip olabilir mi?
Günlerimizin kalan kısmını nerede geçireceğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış gördüler, savaşçılarımız utandırıldılar. Yenilgiler sonrası kendilerini içkiye ve yemeğe verdiler. Bu yolla vücutlarını uyuşturuyorlar. Bir kaç kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda yakında matemimizi tutacak tek bir kişi bile kalmayacak, ama niye ağlayayım?
İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler, biz gidiyoruz, ama beyaz adamın da bir gün keşfedeceği şeyi bugünden biliyoruz. Hepimiz aynı büyük ruhtan geliyoruz. Beyazlar da bir gün bu topraklardan gidecektir. Belki de bütün ırklardan daha çabuk. Yataklarınızı zehirlemeye devam edin ve bir gece kendi çöplerinizde boğulacaksınız. Bu kader bizim için şu anda bilinmezdir, fakat biliyoruz ki batışınızda her tarafa parlak bir ışık yayacaksınız.
Bütün buffalolar öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten, ormanın en gizli köşelerine kadar dünya insan kokusu ile dolduğunda, sevimli tepenin görüntüsü konuşan tellerle (telefon kabloları vs.) kirletildikten sonra, bir bakacaksınız ki gökteki kartallar yok olmuş, hızlı koşan taylara elveda demişsiniz. Bu ne demektir biliyor musunuz ? Bu yaşamın sonu ve sadece daha fazla hayatta kalma mücadelesinin başlangıcıdır…
Biz kardeşlerinden ne kadar farklı olursa olsun her insanın istediği gibi yaşamasını savunuruz. Eğer biz teklifinizi kabul edersek, bu sadece yeni toprakları güvence altına almak için olacaktır ve orada son günlerimizi rahat ve huzurlu geçirebiliriz belki…
Size bu topraklarımızı sattığımız zaman, siz onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz, onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz ve onu bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız. Bu toprakları ve üzerindeki canlıları çocuklarınız için koruyunuz.
Çünkü bu dünya kutsaldır. Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz, belki biz hepimiz kardeşiz. Bunu zaman gösterecek.”
kaynak:gezginler
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







